Zıvanası Çıkmış Dünyanın, Zıvanadan Çıkarma Hikayesi / Joker (2019) İnceleme

8 Ekim 2019 120 0 0

Zıvanadan çıkmış bir dünya… En güzel yer bile çöplük. Herkes kötü, düşüncesiz, kaba. Bu çöplüğün tam da ortasında yüzüne zorla bir gülücük koymaya çalışan Arthur… İşte böyle bir ortamda, ona ‘sen bu dünyaya mutluluk getirmek için geldin!’ denmiş ve ikna edilmiş. Ama hep kötülük görmüş. Hep mutlu olmaya çalışmış ama çevresinden, en yakınındakilerden bile hep zarar görmüş bir karakter Arthur. ‘Neden herkes bu kadar kaba?’, ‘neden bu kadar kötü?’, ‘doğru olan ne?’ gibi sorgulamalar yapıp, karakterin sonunda düzene ayak uyduruşunu, kabullenişi anlatıyor Joker.

Dinlenmiyor

Doktoruyla konuşuyor. Belki de onu gerçekten dinleyebilecek tek insanla ama olmuyor.  Sonrasında, tüm o umutsuzluğun, karamsarlığın ortasında hayatın güzelliklerinden biri olan bir çocuk çıkıyor karşısına. Onu mutlu etmeye çalışıyor ama hayat yine kötülüğünü yapıyor ve karşındaki insanın iyiliği için bile uğraşırken, yine hayatın o acımasızlığı karşısına dikiliyor. İyiliğin, güzelliğin toplumda hiçbir zaman saygı görmediğini, sevilmeyeceğinizi, etrafınızdaki insanlara mutluluk getirmek için uğraşmış olsanız dahi, onların bunu kötü anlayabileceğini gösterip, yüzüstü bırakılabileceğinizi gösteriyor. Kendini gülüşlerinde, aslında içten içe ağlamalarında buluyor. Tam da o anda Arthur’a dair ilk ipucu geliyor ve öğreniyoruz ki; Arthur’un, duygularından bağımsız güldüğünü öğreniyoruz. O ana kadar olan tüm o gülüşlerini, bir anda içten içe acı çektiğini bilerek izliyoruz bu anlardan itibaren.

Şöyle de bir karakter Arthur, suçu hep kendinde arıyor. İnsanları suçlu görmüyor. Kendi işinin tehlikeye girdiği durumda bile, hiçbir suçu yokken yine kendisinde gibi anlatıyor suçu. Ama karşısında tabii ki kendisi kadar anlayışlı birini bulamıyor. O, tüm sorumluluğu üstlenirken patronunun tehditleriyle karşı karşıya kalıyor ve artık bu Arthur’da, artık ne yaparsa yapsın insanlardan o hep beklediği iyiliğe dair hiçbir şey göremeyeceğini anladığına dair ilk sinyalleri veriyor.

Haberlerde şehir hep kötü.  Tüm bunları duyuyor. İnsanların kötülükleri, kabalıkları, düşüncesizlikleri Arthur’u artık daha da kötü yapıyor. İlaçlarının arttırılmasını istiyor ama oradan da aldığı cevap, beklediğinden çok daha farklı oluyor ve daha da kötüsü artık doktorla bile konuşamayacağını öğreniyor. Arthur, ‘insanlar yüzünden’ hayal ve gerçeği ayırt edemez hale geliyor.

Hep bir terslik var; İnsanlar sağa giderken Arthur sola gidiyor, insanlar gülerken o susuyor, o gülerken insanlar susuyor, o yolun başındayken insanlar yolun sonunda oluyor.  Aslında farkında gibi de bunun ve uyum sağlamaya da çalışıyor ama olmuyor. Tüm bunların üstüne, belki de en mutlu anlarından birinde, yaptığı bir hatadan dolayı severek yaptığı tek şey elinden alınıyor. Her şey onun için üst üste geliyor ve ufak mutluluk bile fazla görülüyor ona. Hayatın yine acımasızlığının, basit bir hatanın bile nelere sebep olabileceğini yüzümüze vuruluyor.

Zorla Girilen Yol

Hayat, Arthur için yine sürprizini yapıyor; Trende, en bitik halindeyken bir taciz olayıyla karşılaşıyor ve o kahkahalarını atıp, içten içe ağlarken hayat onu zorla yeni bir yola sokuyor. Zorla girdiği bu yeni yolda Arthur, ilk defa yerde tekmelenen olmuyor ve o ayakta kalan olmanın nasıl bir şey olduğunu hissediyor. Ayakta kalanın hep kötüler olduğunu, onlar tarafından ezilmek zorunda kaldığınızı ve ancak onlardan biri olduğunuzda sizin o ‘ayakta kalan’ olacağınızı anlatıp, o hazzın tarifsizliğini yansıtıyor. İyi ve kötü kavramları üzerinden de sert mesajlar vermeyi ihmal etmiyor. Aslında herkes tarafından bilinen o ‘iyi’nin de karanlık tarafları olduğunu gösteriyor ve ince ince işleyerek getirdiği o kötülüğün doğuşu hikayesini tam da bununla zirve yaptırıyor ve o kötülüğü doğuruyor. Tüm hayatı boyunca, etrafa güzellik ve mutluluk getirmek için çabalamasına rağmen hissedemediği duyguları kötülükle hissediyor. Kazanan oluyor ve bunu kutlamak için, kendini kapalı bir alana atıp, o hayallerindeki gösterisinin, yani kendi şovunun açılışını yapıyor. Kendisi sunuyor. Başrol o artık. Kötülüğü ise sanılandan daha masum olarak görüyoruz. Daha az insana acı veriyor. Tüm bunlar olurken, duygularını uçlarda yaşayan bir karakterimiz var. Daha fazla dayanamıyor ve beklenen oluyor, aralarına karışıyor ve çıldırıyor. Artık, kötülüğü uçlarda yaşıyor. İyi olduğu sürece hiçbir zaman görmediği desteği arkasında buluyor. Dışlanıp, ezilen olmaktan çıkıyor. Herkesin ancak böyle dikkatini çekebiliyor ve kötülüğü seviyor.

Zorla girdiği bu yolda, aslında aradığı hayatın orada olduğunu görüyor Arthur. Başrol oluyor, daha az önemsiyor insanları. Severek yaptığı, ama sürekli kaba insanlarla iletişim halinde olduğu işinden tek kelime dahi etmeden ayrılıyor. Ne yapması gerektiğini, kimseye ihtiyacı olmadığını çok iyi biliyor. Giderken de imzasını da eksik etmeyi bırakmayıp, kendindeki en büyük değişimin haberlerini veriyor ve ‘gülümseme’ diyor.

Haberlerde öldürdüğü kişilerin, çok iyi insanlar gibi anılmasına çok şaşırıyor Arthur. Bunu da o mükemmel adam Thomas Wayne’in yapıyor oluşu onu çok derinden etkiliyor. Bu, onu sinirlendiriyor da ve o mükemmel adama dair bazı fikirleri oluşuyor.

His

İlk kez ayakta kalan olduktan sonra, tüm vücudunda var olduğunu anlıyor, yaşadığını hissediyor. Gerçekleri daha iyi görüyor ve ilk defa farkına varıldığını hissediyor ama konuştuğu sayılı insanlardan birinin bile onu dinlemediğini anlıyor. Belki de en ihtiyacı olduğu zaman, onunla konuşması gereken kişi tarafından yüzüstü bırakılıyor ve ona ‘sen önemsiz birisin’ deniyor.  Daha iyi olmaya başlarken artık ilaçlarını alamayacağını öğreniyor ve bu onun için hayaller ve gerçekler arasındaki ayırt edilemez olaylar silsilesinin başlangıcı oluyor.  Zaman geçtikçe de kendisi de ilaç kullanmayı reddeder hale geliyor. Herkesi hasta olarak görüp, ilaca ihtiyaç duymadığını anlıyor. İnsanlar tarafından neden ilaçlarını almadığı sorgulanırken, açık açık, neredeyse herkese hasta demekten de çekinmiyor. Tüm bunların sebebi sizsiniz!’ diyor.

İlaç kullanmadığı için daha da hayal görmeye başlayan Arthur’u, hayalleri yaşatmaya devam ediyor. O farkında olmasa da hayallerinde, gerçekten mutlu olduğunu hissediyor. Sevginin, övgünün, göz önünde olmanın o tarifsiz hazzını hayallerinde yaşıyor. Bunun tadına varıyor. Çok kısa bir süre, her şey onun için güzel gidiyor. Tam da bu noktada kendini, ailesini keşfetmeye devam ediyor. Okuduğu mektup, ondaki değişimlere sebebiyet verecek en önemli parçalardan biri oluyor ve büyük bir yüzleşme için yola çıkıyor.

Thomas Wayne’in, o kusursuz denilen adamın gerçekten babası olduğuna inanıyor. Annesinin neden sürekli Wayne’e mektup yazdığını ve ona bu kadar umutla baktığını daha iyi anlıyor. Babasıyla görüşmek üzere büyük umutlarla gittiği yerde, ilk teması Bruce Wayne’le oluyor.  Beklenenden daha soğuk bir karşılaşma oluyor bu. Çok da uzun sürmeden hayat yine ona çok büyük bir yüzleşme sunuyor. Her şeyin yalan olabileceği ihtimali bir kere aklına düşüyor artık.

Döndüğünde karşılaştıkları sonrası büyük bir çöküntü yaşıyor Arthur. Bunun üzerine hastalığının sorgulanması onu daha da kızdırıyor. Her şey üst üste gelmeye devam ediyor ve hayatındaki en büyük darbelerden birini daha ‘yine’ hayranlıkla izlediği biri tarafından, en olmadık anların birinde alıyor. Büyük bir aşağılanmaya maruz kalıyor ve gücü arkasında hissetmek istiyor. Sevgiye muhtaç olduğu anlarda babası olduğuna inandığı kişiden bunu görmeyi umuyor ve çıkıyor yola. Büyük karşılaşma öncesi protestolarda kendini o gruba ait hissediyor. Kendini oranın bir parçası gibi görüyor ve tüm o yaşanılanların onun sayesinde olduğunu düşünüyor. Kendisini önemli hissediyor onların arasında.

 

Babası olduğuna inandığı Wayne’le olan karşılaşması beklediği gibi gitmiyor. Bu anlarda büyük bir sorgulama içinde buluyor kendini. İnsanların kaba oluşlarından ve empati kuramamalarından artık bağıra bağıra şikayet ediyor. Thomas Wayne onu kendine getirmeye zorluyor. Bu kez de annesinin deli olduğunu duyuyor ve kimliği hakkında yeniden fikirlere dalıyor. Tam kendini bu düşüncelere verirken, beklenmedik bir gelişme oluyor ve hayallerindeki programa, hayranlık duyduğu adamın programına konuk olarak gelmesi teklif ediliyor. İlk başlarda buna gerçekten sevildiğine inanarak bakıyor. Yine saf Arthur. İnsanların kötülüklerini sürekli gözünün önünde olmasına rağmen görmeyi reddediyor.

Programdan önce Arthur bazı şeyleri açığa çıkarması gerektiğini biliyor ve en büyük yüzleşmesi olacağından habersiz, annesi ve kendisi hakkındaki gerçekleri öğrenmek üzere yola koyuluyor. Öğrendikleri, parça parça oturttuğu kişiliğindeki son parçalar oluyor ve artık kendini buluyor. Küçüklükten beri bir yalana inandırıldığını ve hep acının ortasında kaldığını idrak ediyor. Ona, tüm bu deliliğin ortasında ‘mutlu’ dendiğini, bu çığırından çıkmış dünyaya mutluluk getirme görevi gibi anlamsız bir görev verildiğini anlıyor. Onu koruduğuna inandığı insanın, aslında ona en büyük kötülüklerden birini yaptığını öğreniyor. Hayaller ve gerçekleri fark edebiliyor artık. İntikam için yola çıkıyor Arthur ve onun için artık ‘anne’ yok. Ona en büyük kötülükleri yapmış, onu yalanlarla büyütmüş ‘Penny’e gidiyor. Bu konuşmada Arthur’un büyük bir kabulleniş içinde olduğunu görüyoruz. Hiçbir zaman mutlu olmadığını söylüyor ve aslında ben benim bir rahatsızlığım yoktu diyor. Hayatını komedi olarak adlandırıyor ve buna güldüğünü, gülmeye devam edeceğini anlatıp intikamını alıyor.

Hazırlık

Arthur hayallerindeki programa, Murray’le olan o büyük karşılaşmasına hazırlanırken, eski iş arkadaşları tarafından beklenmedik bir ziyaret geliyor. Geçmişini unutmuyor Arthur, Randall’ı tereddüt bile etmeden öldürerek, eskilerle olan hesaplaşmalarını kapatmak istediğini gösteriyor. Bu sırada Gary’i öldürmemesi de bizleri biraz şaşırtıyor ve sadece ona kötülük yapmış olan her insanlardan intikam almak istediğini öğreniyoruz.

Tam bu noktada, kasti olarak olarak mı yapıldı emin olamıyorum ama dikkatimi çeken bir diğer durum da; Filmde bütünüyle saf ve kusursuz varlık olarak sadece çocukların gösterilmiş olmasıydı. Tüm o hengamenin ortasında, etrafı boş boş gözlerle izleyen canlılar… Çocuklar dışında herkesin kusuru var, herkes kötü, kaba, herkes az bile olsa şiddete yatkın. Gary karakteri üzerinden iyi ama o da kusurlu çıkarımı yapmak mümkün.

Beklenen An

Programa kendince hazırlanıyor ama doğal olmadığını anlıyor ve kendine geliyor. Herkesi kendi şovuna dahil etmeye karar veriyor. Hayallerini kurduğu o an için yollara düşüyor. Bu dakikalarda kendi şovuna devam edip, programını sunuyor. Herkes izleyici. Bu sırada beklenmedik bir şekilde polisler tarafından kovalanıyor. Belki her şeyin bitebileceğini düşünürken o yarattığı destekçilerini en zor anında yanında buluyor. Bu destek ona çok büyük öz güven veriyor. Stüdyoya varıyor ve o büyük buluşma gerçekleşiyor, Murray karşısında artık. Arthur’un bir ricası oluyor ve Murray’den ”beni ‘Joker’ olarak sunmasını istiyorum” diyor. Murray bunu kabul ediyor ama altında yatan sebebi tam anlayamıyor. Onunla dalga geçtiği sırada ‘Joker’ diye seslenmişti ve aslında o yaratmış oluyor. Programa dakikalar kala gergin görüyoruz Arthur’u ama o beklenen an yaklaştıkça bir sunucu edasıyla oynamaya başlıyor, rahat. Çünkü başrol o. Program tam da düşündüğü gibi gidiyor. Kontrol onda. Murray müdahale ediyor, onu aşağılıyor ama o insanları gerçeklerle yüzleştiriyor. Artık çok daha ciddileşiyor. Kaybedecek hiçbir şeyi olmadığı söylüyor. Sistemin kötülüğünü, aslında sembol olmak istemediğini, herkesin korkunç olduğunu söylüyor. Bunların delirmek için yeterli olduğunu söylüyor. Ezilenlerin asla seslerinin çıkmayacağını düşünerek büyük bir yanlış yaptıklarını anlatıyor. Kötü insanların ölümünün ortalığı neden ayağa kaldırdığını anlamadığını, kendisinin tüm yapmaya çalıştığı iyiliklere rağmen yerde olan olsa üzerine basıp geçeceklerini insanların yüzlerine vurup, ona görünmez gibi muamele yaptıklarını söylüyor. Herkesin kötü oluşunu anlatıyor. Murray’nin onu kullanışını anlatıp, onunla dalga geçişini yüzüne vuruyor ve tüm hesaplaşmalarını kapattığı gibi Murray’le olan hesaplaşmasını da kapatıyor. Yine hak edene hak ettiğini veriyor. Ölümünün hayatından daha mantıklı olacağını düşünen Arthur, canlı yayında Murray’in öldürerek kendi pimini çekiyor ve ölmeden de o mantığı veriyor. Bunların ardından tüm gözler ona dönüyor. Herkes ondan bahsediyor. O kadar iyi olmak için uğraşıp hiçbir ilgi göremezken yaptığı kötülükle bunu başarıyor. Hiçbir pişmanlık belirtisi göremiyoruz ve kendi gösterisini kapatır gibi bir kapanış yapmayı da eksik etmiyor.

İyiliğe, güzelliğe dair hiçbir şey görmediğimiz, haberlerde hep kötülüğün olduğu şehri ne hale getirdiği söyleniyor ona ama o zaten bitmiş bir şehre imzasını atıyor aslında. Artık bitti diye düşünürken, yarattığı o sisteme karşı çıkan grubu yine en zor anında yanında buluyor. Kurtarıyorlar Arthur’u ve kahraman gibi karşılıyorlar. O sesi çıkmayan ezilenlerin sesinin artık daha yüksek çıktığını görüyoruz bu anlarda.  Arthur da şovuna başlıyor. Tüm gözler üzerinde ve ilginin odağı. Ulaşamadığı sevgiye ulaşıyor.

Ve sonda Arthur’u bir hastanede görüyoruz, yakalanmış. Kendisinden bir fıkra anlatılması isteniyor ve o şovuna devam ediyor…

————————————————————————————————————————————————————-

Film, tüm bunları kusursuz bir kurgu eşliğinde sunuyor. Yavaş yavaş, ince ince işliyor. Bir karakter filminde, duygusal bağ kurmak en önemli şeylerden biriyken bunu çok iyi başarıyor, Joker olarak izletiyor. Alt metinlerde sürekli politik göndermeler var, mesajları dolu dolu. İzlerken derdi olduğunu anlıyorsunuz. Arkada sürekli dönen bir müzik var. Sanki Joker’in zihnine giriyorsunuz. Karakterin sinir durumunu sanki siz de yaşıyorsunuz, sinirlerinizi etkiliyor bu müzik. Öylesine de bir atmosfer de yaratılmış ki o karamsarlığa bürünüyorsunuz. Görsel ve işitsel dili çok güçlü.

Yönetmen Todd Philips ilk açıklandığında büyük bir hayal kırıklığı yaşadığımı itiraf edeyim. Daha önce yönetmiş olduğu filmleri hatırlamış ve böylesi bir hikayeye uygun olmayacağı düşünmüştüm. Felekten bir Gece serisi, War Dogs, Eski Dostlar filmlerini düşününce büyük bir tarz değişikliğine gittiği aşikar. Bu tarzda daha çok örnekler vermiş bir yönetmen ile çalışılacağını umuyordum. Tüm bunlar bu yana, Todd Philips tüm bu ön yargılarımı yerle bir etmeyi başardı. Filmin her dakikasında yönetmenin imzasını taşıyan bir yapım olmuş Joker.

Ve Joaquin Phoenix… Yukarıda yazdığım tüm o duyguların bu kadar iyi geçmesinin ve karakterle kurabildiğimiz bu bağın, en büyük sebebi onun bu olağanüstü performansıydı. Filmin her anında, seviyeyi hiç bozmadan koruyabilmek gerçekten çok zor bir iş ve bunu başarmış. Yılın en iyi performanslarından birine -hatta belki de en iyisi- imza atmış. ‘The Master’ ile birlikte kariyerinin zirve performansı olarak anılacağı aşikar.

Kategoriler: İnceleme, Sinema
paylaş TWEET PIN IT PAYLAŞ paylaş paylaş
Özkan

1995 yılında Antalya'da doğdu. Bergman ve korku sineması geek'i. Bisiklet sürmeyi bilmiyor oluşu içinde hep bir ukde olarak kaldı.

Yorum Yaz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Social Media Auto Publish Powered By : XYZScripts.com