Film İncelemesi: Bird Box

6 Ocak 2019 362 0 1

Bugün sizlere 2018 Aralık ayında yayınlanan Netflix yapıtı Bird Box‘tan bahsetmek istiyorum.

“Görünmeyen uğursuz bir varlığın toplumun büyük bir kısmını intihara sürüklemesinden beş yıl sonra, hayatta kalan bir kadın ve iki çocuğu güvenli bir yere ulaşmaya çalışırlar.” şeklinde özetlemiş Netflix, filmimizi. Yayınlandığı hafta sonunda 45 milyon kadar hesap tarafından izlenmiş ve Netflix’in en başarılı filmleri arasında rahatça yerini almış.  Gelin biraz da içeriğe bakalım.

Susanne Bier‘ın yönetmenliğini üstlendiği film, Sandra Bullock, John Malkovich, Trevante Rhodes gibi usta oyunculuklarla ekranda yerini buluyor. Açıkçası uzun zamandır Sandra Bullock’u bu tarz bir gerilim filminde seyretmeyi çok istiyordum,tam yerinde bir seçim olmuş.

Film, Malorie‘nin (Sandra Bullock) iki çocuk ile birlikte bir hiçliğin ortasında tehlikeli bir nehir yolculuğuna çıkmasıyla başlıyor ve daha sonrasında flashback ile 5 yıl öncesine gidiyoruz. Hamile olan Malorie ve kız kardeşi Jess (Sarah Paulson) konuşurlarken televizyonda Avrupa ve Rusya’da hızla yayılan ‘tanımlanamayan toplu intiharlar’ haberiyle karşılaşıyor ve hikayemiz bu şekilde gelişiyor. Toplu intiharlar tüm hızıyla dünyaya yayılıyor ve insanlar kendilerine hakim olamayarak kendilerini öldürüyorlar. Bir anda kendini bu kaosun ortasında bulan Malorie, kendini bu karmaşadan kurtarmaya çalışırken bir aile ona yardım edip evini açar,evde de zaten kendini kurtarmış bir sürü insan vardır.

 

 

 

 

 

İlerleyen dakikalarda intihar dürtüsünün, dışarıyla yapılan en ufak bir göz temasıyla bulaştığını öğreniyoruz. Bu da bizleri “Ya gerçek olsaydı?” demeye daha fazla itiyor. Daha sonrasında çoğu gerilim temalı filmlerde olduğu gibi bu filmde de karakterlerimiz erzak yetmemesi korkusuyla dışarı çıkmak zorunda kalıyor fakat dış dünyayla yapacakları göz teması kendilerini öldürmeye itecek. “Eee şimdi n’apıcaklar?” tabii kendilerini dış dünyadan izole edecekler. Bunun için de gözlerini bağlayarak, araba camlarını boyayla kapatarak dışarı çıkıyorlar. Göremeden hareket etmeleri ise gerilimi kat kat artırıyor. Çılgınlarca intihar eden insanlar bir yana,bir de başımıza bu salgını oluşturan,intihar dürtüsü yaratan güce hayranlık duyanlar çıkıyor. Bu kişiler akıl sağlığı bozuk olan kişiler ve bunlar salgından etkilenmiyor ama herkese bulaşması için ellerinden geleni yapıyorlar. Tabi -yine her gerilim filminde görülebileceği gibi- karakterlerimizin arasından kendini feda eden baba yiğitler çıkıyor,hayat kurtarıyorlar. Ah kahramanlar ah,unutulmayacaksınız…Flashbacklerin ardından olaydan 5 yıl sonrasına yani günümüze döndüğümüz her an “Siz nasıl hayatta kalmayı başardınız ya?!” sorusunu sormaktan kendimi alamadım.

İsmin Bird Box olma sebebini zaten filmin ilk dakikalarında da son dakikalarında da göreceksiniz,daha fazla da detay vererek sizi filmden uzaklaştırmak istemiyorum.

Konu itibariyle A Quiet Place filmine çok benzetilmiş. Bense biraz Körlük filmiyle bağdaştırdım, zaman zaman da The Mist‘i andırdığı olddu. 5 yıl sonrasına ait görüntüler de biraz bana Lost‘u hatırlatmadı değil. (Black smoke canlandı gözümde,nasıl özlemişim…)

Bir kriz durumunda olaylara duygusal yaklaşma ve mantıkla yaklaşma ayrımını çokça görüyoruz filmde. Özellikle Malorie’nin cesur ve soğukkanlı tavırları,çocukları da bu şekilde eğitmesi,her duruma karşı temkinli olması ve koruyucu yapısıyla ‘cesur kadın baş karakter’ hikayeye cuk oturuyor. 5 yıl içerisinde Malorie, görme yetisini minimum seviyede kullanarak diğer yetilerini geliştiriyor ve yaşam savaşından asla vazgeçmiyor. Çocukların dünyayla duygusal bir bağ kurmasını, ümitlere kapılarak yaşamasını istemiyor ve bunu sert tavrıyla da belirtiyor.

Karakterlere gelecek olursak, aslında çoğu klişeleşmiş karakter örneği kullanılmış. Soğuk, ben merkezli üslubu sebebiyle sözü dinlenmeyen ama aslında dinlense haklı çıkacak olan, yeni insanları sevmeyen dominant karakter Douglas (John Malkovich) ve duygusal yaklaşımıyla,sadece iyi niyetine kurban giden ve grubun geri kalanını istemeyerek tehlikeye sokan Olympia (Danielle Macdonald) verilebilecek en belirgin örnekler arasında.

Oturduğunuz yerde gerim gerim gerileceğiniz, her saniyesinde hayatta kalma içgüdülerinizi size sorgulatacak bir film olmuş bana sorarsanız. Durup durup “ben olsam ne yapardım?” düşüncesi beliriyor kafanızda. Gerilimini eksiltmeden devam etmesi gayet sürükleyici kılmış filmi. Oyunculuklar da sizi filme daha çok bağlıyor. Tabii eksiklerini de görüyoruz zaman zaman. Arkasında açıklanmamış,havada kalan bir sürü soru bıraktı. Konu büyük bir sır perdesi üzerinden ilerlediği için karakterlere odaklanmakta belki zorluk çekebilirsiniz. Salgına sebep olan gücün ne olduğunu asla görmüyoruz,acaba ruhani bir güç mü, bir canavar mı, bir tür virüs mü orası bizim hayal gücümüze kalıyor. Filmin sonuna gelirsek, ben çok farklı, çok daha distopik bir son beklerdim. Ha kötü bir son mu olmuş, hayır kötü diyemem hatta kurgu gayet güzel bağlanmış. Gerilim filmleri seviyorsanız zaman kaybı olacağını düşünmediğim bir film. Şimdiden iyi seyirler.

Pekiii gelelim asıl sorumuza, sizce bu intihar salgını gerçekten yaşansa ne yapardınız,ne kadar yaşayabilirdiniz veya yaşamak isterdiniz? Yorumlara görüşlerinizi alalım,ne bileyim gün olur lazım olur falan,sayenizde hayatta kalırız belki…

Etiketler: distopya, dram, Gerilim, Netflix, Sandra Bullock, Sinema Kategoriler: İnceleme
paylaş TWEET PIN IT PAYLAŞ paylaş paylaş
Zeynep Kezer

18,İstanbul Üniversitesi edebiyat bölümü

Benzer Yazılar
Yorum Yaz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Social Media Auto Publish Powered By : XYZScripts.com